Savaşların tarihi çoğu zaman erkeklerin tarihiyle örtüşür. Tarih kitaplarında anlatılan savaşların neredeyse tamamı, erkek liderlerin kararlarıyla başlatılmış, erkek ordular tarafından yürütülmüş ve erkek tarihçiler tarafından kaleme alınmıştır. Bu durum yalnızca tesadüf değil; toplumların siyasal, kültürel ve ekonomik yapılarının erkek egemen bir çerçevede şekillenmiş olmasının sonucudur.
Peki bu tarihsel seyir başka türlü olsaydı? Kadınlar siyasi karar alma süreçlerinde bugünkünden daha fazla yer alsaydı, dünya tarihi daha az çatışmalı bir geçmişe sahip olabilir miydi?
Bu soruya verilecek yanıt kolay değil. Çünkü kadın liderlerin tarihsel olarak sayıca az olması, eldeki örnekleri sınırlı kılıyor. Ancak gerek nörobilim, gerek sosyoloji, gerekse modern siyaset biliminden elde edilen veriler, bu sorunun önemli ipuçlarını sunabilecek bir zemin sağlıyor.
Kadınların lider pozisyonlarında savaşa başvurduğu örnekler elbette var. İngiltere Kraliçesi I. Elizabeth, 16. yüzyılda İspanya ile olan güç mücadelesinde askeri kararlar aldı. Rusya’da Büyük Katerina, Osmanlı-Rus savaşları sırasında genişleme politikası izledi. İsrail’in eski başbakanlarından Golda Meir, 1973’teki Yom Kippur Savaşı’nda agresif bir dış politika yürüttü. Ancak bu örneklerin ortak özelliği, bu liderlerin erkek egemen sistemler içinde var olmaya çalışmalarıydı. Siyasi sistemin işleyişi onları “erkek gibi karar vermeye” zorladı. Çünkü tarih boyunca güçlü olmakla agresif olmak özdeşleştirildi. Dolayısıyla kadınlar iktidara geldiklerinde bile, sistemin beklediği şekilde davranmaya mecbur bırakıldılar.
Nörobilimsel çalışmalar, cinsiyetler arası bazı davranışsal farklılıkların biyolojik temellere dayandığını gösteriyor. Kadınlarda ortalama olarak prefrontal korteksin (karar verme ve empatiyle ilgili beyin bölgesi) daha aktif olduğu, erkeklerde ise amigdalanın (tehdit algısı ve savunma refleksiyle ilişkili bölge) daha baskın çalıştığı biliniyor. Bu farklılık, kadınların sosyal bağ kurma, empati yapma ve uzun vadeli düşünme kapasitesini artırırken; erkeklerde daha hızlı, tepkisel ve zaman zaman agresyona dayalı karar verme eğilimini öne çıkarabiliyor. Ancak bu biyolojik eğilimler, toplumsal yapı tarafından desteklenmediği sürece davranışlara doğrudan yansımaz.
İşte bu noktada sosyoloji devreye giriyor. Kadınlar tarih boyunca yalnızca biyolojik özelliklerinden dolayı değil, aynı zamanda toplum içinde kendilerine biçilen roller gereği de şiddete daha az yöneldi. Barışı koruyan, sosyal dokuyu iyileştiren, çocuk ve yaşlı bakımından sorumlu kılınan kadın figürü, aynı zamanda şiddet mekanizmalarının dışında tutuldu. Ancak bu dışlanma bir tür “barışçıl doğa”nın değil, sistematik bir marjinalleştirmenin sonucu olarak da değerlendirilebilir. Yani kadınlar şiddete eğilimli değildi çünkü siyasal şiddet alanına erişimleri zaten kısıtlıydı.
Buna rağmen, kadınların siyaset ve diplomasiye katıldığı örneklerde daha farklı bir karar yapısının oluştuğu görülüyor. Birleşmiş Milletler’in 2021 yılında yayımladığı araştırmaya göre, kadınların aktif olarak dahil olduğu barış süreçleri, yalnızca daha kalıcı olmakla kalmıyor; aynı zamanda toplumsal düzeyde daha geniş katılım sağlıyor. Kadınların yer aldığı barış görüşmelerinde, taraflar arasında güven inşası daha hızlı gerçekleşiyor ve yeniden çatışma riski %35 daha düşük oluyor. Bu veriler, kadınların sosyal bütünleşme ve empati odaklı karar alma biçimlerinin barış süreçlerine olumlu katkı sunduğunu gösteriyor.
Bu noktada kadın liderliğinin güncel örneklerine bakmak anlamlı olabilir. İskandinav ülkeleri bu açıdan dikkat çekici bir tablo sunuyor. Finlandiya’nın genç başbakanı Sanna Marin, Rusya’nın Ukrayna’ya müdahalesi sonrası ülkesinin NATO’ya üyelik sürecini yönetirken tehdit dilinden çok diplomatik bir yol izledi. Marin’in liderliğinde Finlandiya, halkın güvenini alarak şeffaf bir süreç yürüttü. Aynı şekilde Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen, enerji krizinin Avrupa’da tırmandığı dönemde, Rusya’ya yönelik yaptırımlarda daha çok kolektif Avrupa politikasına sadık kaldı; yüksek sesli polemikler yerine iç istikrarı önceleyen bir yaklaşım izledi.
İzlanda Başbakanı Katrín Jakobsdóttir ise feminist dış politika anlayışıyla öne çıkan liderlerden biri oldu. Askeri harcamaların azaltılması, sosyal politikaların güçlendirilmesi, eğitim ve halk sağlığı gibi alanlara odaklanan bir siyaset yürüttü. Bu yaklaşım, güvenliği yalnızca askeri kapasiteyle değil, toplumsal bütünlükle ölçen bir bakış açısının ürünüydü.
Kadın liderliğindeki bu ülkelerin ortak özelliği, askeri çatışmaların önüne geçmekte, uluslararası ilişkilerde daha uzlaşıcı bir çizgide kalmakta ve kriz anlarında kutuplaşmayı artırmayan bir söylem benimsemekte yatıyor. Bu sadece bir siyasi tercih değil; toplumlarının kadın temsiline daha açık olması sayesinde mümkün hale gelen bir kültürel zemin aynı zamanda.
Buradan hareketle temel bir tespit yapmak mümkün: Kadınların biyolojik ve psikolojik eğilimleri, içinde bulundukları siyasal yapılar tarafından bastırıldığında, sistemin ürettiği sonuçlar değişmiyor. Ancak kadınların temsil oranları arttığında ve siyaset yalnızca erkek normlarına göre işlemediğinde, bu eğilimler karar mekanizmalarına daha net yansıyabiliyor. Bu da güvenlik kavramının yeniden tanımlanmasına, savaşın son çare değil ilk araç olduğu anlayışın terk edilmesine ve sosyal bütünlük temelli bir politika üretimine zemin hazırlıyor.
Dolayısıyla kadınların yönettiği bir dünya, savaşsız olmayabilir ama daha az savaşan, çatışmadan önce uzlaşmayı deneyen, barışı sadece bir sonuç değil süreç olarak da gören bir dünya olabilir. Bugünün verileri, bunun imkânsız olmadığını, tersine mümkün ve ölçülebilir olduğunu gösteriyor.



